Türk kılıcı

kilic2
Fahrettin BEŞLİ

Kara Harp Okulu’ndan mezun olduğumuzda iki belirleyici işaretimiz vardı; biri omzumuzdaki yıldız, diğeri belimizdeki kılıç. Harp okulu döneminde bu kılıcın daha kısası olan “meç” taşımıştık. Her ikisi de lüzum ettiğinde kullanabileceğimiz bir silahtan çok taşıdığımızın üniformanın gücünün sembolü değişmez bir parçası idi. Bu taşırken tek kural vardı; gerekmeden kullanmamak. Kınından çıkarsa kan akmadan yeniden kınına girmez kaidesi efsanevi bir kanun idi. Sanırım elimizdekinin bir oyuncak olmadığı, şaka yapılmayacağı, yerli yersiz tepkilerde hemen akla onun gelmemesi, saygınlığının ve güvenliliğinin muhafazası konulmuş kurallardı.

KILIÇ:

Kılıç, tarih boyunca birçok uygarlık tarafından kullanılmış, metal veya başka malzemelerden yapılmış çeşitli boyutlarda olabilen, keskin kenarlı, sivri uçlu, delici ve kesici olan ateşsiz silahtır. Bazı kaynaklara göre kılıç, modern ateşsiz silahların atasıdır.

Kılıcın boyu 50 santimetre ile 2 metre arasında değişir. Bazı kılıçlar 2 metreden daha uzun olabilir. Özellikle süvariler 5 metreye varan kılıçlar kullanır. Kılıcın elle tutulan bölümüne(sapına) kabza, gövde ucuna taban, eli saldırıya karşı koruyan parçasına ise balçak denir. Kılıç muhafaza için kınına konur. Kın ya deriden ya da madeni bir malzemeden yapılmıştır

Tarih boyunca birçok uygarlık kendi kültürlerine özgü kılıçlar yapmıştır. Bunlara örnek olarak, Romalılar tarafından kullanılan “gladius”, Japonlara özgü “katana” ve Türklere özgü “yatağan” sayılabilir.

Romalıların “gladius”ları küçüktü ve demirden olmasına rağmen hafifti. Fransızların kılıçları da demirdi, fakat biraz daha ağırdı. Haçlılar da aynı şekilde demirden kılıç kullanmıştı. Fakat en ağır kılıçlar onlarınkilerdi.[1]

Kılıç her kültürde olduğu üzere Türklerde de hâkimiyetin, gücün ve saygınlığın simgesi idi. O kadarki eski Türkler kılıçları ve atları ile birlikte gömülürdü. Emir veren ya da ferman yazdıran kumandan söze “kuşandığım kılıç hakkı için” diye başlardı.

ESKİ TÜRKLERDE KILIÇ:

Elli yıl önce, Kuzey Sibirya bölgesinde,İrtiş ırmağı kıyısında Zevakino köylüleri, Türklerin ‘’kurgan’’ adını verdiği bir mezarda, (bir kaynağa göre de Kazakistanda bir yol çalışması sırasında ortaya çıkan bir Göktürk kurganında) sonradan uzmanlar tarafından yapılan karbon 14 metodu incelemesinde, yaşının 1400 küsur yıl olduğu tespit edilen Türk yapımı bir kılıç buluyorlar.

Kılıcı bulan genç Kazaklar, kılıcın hiç aşınmadığını ve bir keresinde bir samuray kılıcını ikiye böldüğünü şaşkınlıkla gördüler. Bu olay üzerine Moskova Tarih Enstitüsü’nden ekspertiz istediler.

Yapılan inceleme sonucunda kılıcın ‘’bulat’’ adı verilen, Altay Türk demirci ustaları tarafından kullanılan çelik döküm tekniği ile yapıldığı anlaşıldı.

İncelemeyi yapan uzman Kirsanov; ‘’Sonuçta, kılıcın 6’ncı yüzyıl sonlarında Orta-Asya’nın Altay bölgesinde yaşayan Türk boylarının demirci ustalarının elinden çıktığına kanaat getirdik’’ dedi.

İncelemeyi yapan bir diğer uzman Çarikov ise;

‘’Kılıç, tarihte Türk boylarının dünyanın en iyi silah tekniğine, en iyi silah ustalarına sahip olduğunu kanıtlıyor. Türkler’in 6’ncı yüzyılda, Cengiz Han’dan çok önce, Karadeniz’den Çin Denizi’ne kadar nasıl ve niye hükmettiğini, işte bu kılıç gösteriyor’’ dedi.[2]

Çin kaynaklarında Cengiz Han zamanında Moğol ülkesine giden Çinli elçilerin; çelik işlemeyi bilmediklerinden Moğol generallerinin ve ordularının kılıçlarını Uygur Türklerine sipariş ettirdiğinden bahsettikleri geçiyor. Orta Asyalı kavimlerin içinde en iyi demircilerin Türkler olduğu biliniyor. İranlılar ve Hintliler demiri işlemeyi Türklerden öğrenmişler.

Orta Asya’da dövülen kılıçların su verilmeden yağmur altına bırakıldığından; kılıcın üzerine bir kaç defa yıldırım düşmesi ve dövülmesi işleminin tekrarlanarak yapıldığından söz eden kaynaklar bulunmaktadır.

İyi kılıç yapımı demiri bulan Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir. Kamaların namlu denilen madeni bölümü daha da uzunlaştırılan Türk kılıçları dövme demirden ve ağırlıkları uç tarafa toplanacak biçimde yapılırdı. Her bozuluş ya da kırılışta yeniden dövülerek kılıç biçimi veriliyordu. Türkler, kılıcın yapımında ve kullanımında de üstün yetenek göstermiş, kılıcın kullanım tekniğinde de büyük aşama yapmışlardır. Özel formüllerle yapılan kılıçlar yetenekli bileklerde büyük işler başarmışlardır.

Tarihçi Lofyor; “Kılıç, acemilik ve dikkatsizlikte bir toprak çanak gibi kırılır. Kılıç onu kullananın bileğinin kuvvet ve yeteneği ile üstünlük kazanır. İşte bu bilek Türklerde vardır” demektedir.

”GÖK GİRSİN KIZIL ÇIKSIN”

Türkler; yemin etmek için kılıcı göğe kaldırarak “gök girsin kızıl çıksın” derlerdi. Baştaki Gök Börü (komutan) savaş öncesinde bu kutlu yemini eder ordu da arkasından bunu tekrarlardı. Anlamı: “Yeminimi tutmazsam bu kılıç bedenime gök gibi mavi girsin, kan gibi kızıl çıksın” demektir.

”Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka boyların halkı and içtiklerinde yahut sözleştiklerinde, demiri ululamak için kılıcı çıkararak yanlamasına öne korlar. ‘Gök girsin kızıl çıksın’ derler ki ‘sözünde durmasan kılı kanına bulansın, demir senden öcünü alsın’ demektir. Çünkü onlar demiri büyük sayarlar.”[3]

Türkler Orta Asya’da kılıç yapımına başlayınca kılıçlarıyla ünlü olmuşlardı. Anadolu’ya göç edince kılıç yapım merkezleri kurdular. Bu gelenek Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de devam etti. Bu kılıçları batı kılıçlarından ayıran özellik, eğri, çok su verilmiş ve eğriliğinden dolayı çok rahat kullanılabilir oluşlarıydı.

OSMANLI’DA KILIÇ

Tarihi aktarmalara göre Osmanlı ordusu İstanbul’u fethetmeye hazırlanırken Sultan II. Mehmet Han, Tanrının iradesinin tecelli edeceği inancı ile Edirne Eski Cami de kılıç kuşanmış. Fatih Sultan Mehmet in bu uygulaması Cumhuriyet döneminde de devam eden bir geleneğe dönüşmüş. Kılıçla alınan şehirlerde imamlar hutbe okumak için minbere kılıçla çıkmışlar.

Kilic eski turkler 1

Başka bir anlatıma göre ise bu gelenek çok daha eskilere uzanıyor. Osman Bey de kendinden önceki ataları gibi kılıçla aldığı tüm yerlerde imamlara cuma hutbesini kınından çıkarılmış yalın kılıç minberde dururken verdirirdi. Bursa 19 yıl muhasara altında kalmış olmasına rağmen kılıçla büyük cenk olmamıştı. Kuşatmayı gerçekleştiren Osmanlı askerleri “kılıç kalkan” oynayarak kendilerini antrenmanlı tutarlarmış. Türklerin bu kılıçla dansından etkilenen Bizans halkı “Türklerin dansı böyle ise gerçek savaşları nasıldır*” diye korkmuşları ile 40 lar meclisinin duaları birleşerek Bursa kan dökülmeden fethedilmiş. Bu sebeple fetihten sonraki ilk cuma hutbesini imam kılıcı kınından tam olarak çıkarmadan sadece bir karış ayırdıktan sonra okumuş. Bursa’da sonraki tüm cuma hutbeleri aynı şekilde gerçekleşmiş.

Yine bir başka rivayet şöyle aktarılagelmiş: Yabancı bir elçi, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkacaktır. Vezirler, Padişah’ın şanına yakışır gösterişli bir elbise giymesini ister. Yavuz buna yanaşmaz ve gelen elçiyi sade bir kıyafetle kabul eder. Elçiyi huzura kabul etmeden önce de tahtının dibine bir kılıç koydurur. Elçi padişah ile görüşüp dışarı çıktıktan sonra kendisine Sultan Selim’in emri ile şu soruyu sorarlar:

“Padişahımızı nasıl buldunuz?”

Elçi bu soruya şöyle cevap verir:

“Tahtın yanındaki kılıca bakmaktan Padişahınıza bakamadım ki.”

Elçinin bu sözleri Padişaha iletildiğinde şu cevabı alırlar:

– “İşte paşalar mesele budur. Bir kılıcın ağzı kestikçe, düşmanın gözü ondan ayrılmaz. Ama keskinliği azaldıkça, nazarları yükselip yavaş yavaş bizlere isabet eder. Ve Allah göstermesin, bir gün kılıç tamamen kesmez olursa, o zaman bize tepeden bakarlar.”[4]

Osmanlı kılıçları hafif balçaktan uca doğru hafif eğimli ve tek taraflı keskin olarak yapılmışlardır. Bu eğimin kılıcın kullanılmasında kolaylığı ve etkinliği sağlamak üzere belirli teknik ölçülere göre verildiği muhakkaktır. Hint, İran ve Memlük kılıçlarında da bu eğrilik görülür. Türk kılıçlarının en büyük karakteristik özelliği namlularda kullanılan çeliğin elde edilmesi ve bu namlular üzerinde çağına göre ileri bir teknikle yapılan süsleme, bezeme ve hat sanatını uygulamalarıdır.

Ahmed Cevdet Bey Tarih-i Askeri-i Osmanî de şu gözlemlere yer verir; “Herhalde Türk kılıçları şekil, görünüş ve hafiflik yönünden bizimkilerden daha mükemmeldir. Avrupa süvarilerindeki en büyük eksiklik kılıçlarının ağır oluşlarından ileri gelmektedir. Herkesin kendi kullanacağı kılıcı kendisinin seçmesi Osmanlılar da adettir. Yüzlerce yıldan beri Osmanlılar bütün dikkatlerini kılıcın mükemmelleştirilmesine vermiştir. Türk kılıçlarını kullanmak bir ustalık işidir. Öyle ki Yatağanın ağzının çok keskin olmasından ve biçiminden dolayı zamanla bir kullanım kültürü gelişmiştir. Örneğin yatağan sahibi, karşısındaki kişi zayıf ise yatağanın keskin ağzı ile değil de kesmeyen sırtı ile müdahale ederdi. Oğuzların milli düşüncelerine göre Türkler tarafından icat edilen ve yine eşsiz bir şekilde kullanılan kılıcı bu eski geleneğin devamı olarak kullanılabilen sanatı Osmanlılar tarafından benimsenmiş ve Yeniçeri Ocağındaki talimhanede, talimhaneci tarafından kabza tutmak ve kılıç çalmak talimleri yapılmıştır. Kılıç çalmak; kılıca herhangi bir zarar vermeden hedef üzerine kullanma tekniğine uygun olarak indirip istenilen en yüksek sonucu almaktır.”[5]

OSMANLI KILICI “YATAĞAN”

kilic1Yatağan, Osmanlı döneminde yaygın olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kullanılmış meşhur ve etkili bir kılıç türüdür.

Bilinen ilk yatağanlardan biri Ahmet Tekelû ustanın Sultan Süleyman için yaptığı işlemeli yatağandır. New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenmektedir [6]

Yabancılar arasında Türk Kılıcı, halk arasında Kulaklı olarak da bilinir. Kılıcın ağırlık merkezi, kılıç yapımında Türk eğrisi olarak bilinen açısı ve ideal vuruş şekli diğer kılıçlardan farklı olduğu için kullanımı zordur. Ama iyi kullanan birinin elinde tahrip ve keski gücü, çağdaşı kılıçlardan çok yüksektir.

Yatağanlar, herhangi bir kılıcın savunma ve saldırı görevini yapmakla beraber biçim, yapı ve ölçü yönünden birçok farklılık taşır. Beyaz veya siyah kemik, fildişi, ahşap ya da boynuzdan yapılan kabzanın baş kısmı iki geniş kulak şeklinde sağa ve sola ayrılır. Bunlar yatağanın hamle sırasında elden çıkmasını önledikleri gibi silaha ayrı bir estetik görünüm verir. Bu görünüm nedeniyle halk arasında Kulaklı diye adlandırılır.
Boyları 60-80 cm. arasındadır

Halk arasında tek parça demirden özensiz yatağanlar yapılsa da sahibinin statüsüne uygun kaliteli yatağanların yapılabilmesi için kılıcın belli bölümünde uzmanlaşmış birden fazla ustaya ihtiyaç duyulurdu. Bir usta bıçak kısmını yaparken biri kabzayı öbürü kınını bir başkası da motifleri yapmaktaydı. Motif ustaları da kakma yapan ve tel işleme yapan olarak ikiye ayrılırdı.[7]

Genel kanı, bu kılıçlar çoğunlukla Denizli’nin Yatağan köyünde yapıldığından ötürü, kılıcın da buranın ismiyle anıldığı şeklindedir. Ayrıca köye de ismini veren Bektaşi Yatağan Baba’nın etkisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Bir rivayet ise, kuşağa sıkıştırılan yatağanın, yan durmasından ötürü bu ismi aldığıdır. Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin tavsiyesi üzerine Türkmen ustalar tarafından yapılan Kılıcın en önemli özelliği sadece tek tarafının keskin olması ve aman diyen, teslim olan düşmana ve hayvanata yaşama şansı vermesidir.

Yatağan, pek çok doğu kılıcı gibi kavislidir, ancak (geleneksel kılıçların aksine) keskin ağzı içe gelecek biçimde, ters kavislidir. Çarpışma anında yüksek strese maruz kalan yatağanların ağızları çelikten, sırtları ise esneklik kazanması için demirden yapılırdı. Sapındaki kulaklar, bileği kavrayarak, içe doğru kavislenmesi nedeniyle savrulması zor olan yatağanın kullanımını kolaylaştırır. Bu kulaklar yüzünden, halk arasında “kulaklı” diye de bilinir. Genelde sapından sırtına doğru uzanan bir kemer, darbe anında kırılması muhtemel olan bu bölgeyi destekler. Yatağanların çoğu, sapında ve kabzasında işlemeler taşır. Kabzaya sedef kakma, inci ve değerli taşlarla süslemeler yapılır.

Belde taşınırken dış bükey kısmı üstte bulunduğu ve yatan bir nesneyi hatırlattığı için yatağan (yatabilir, yatabilen) denildiği, Selçuklu komutanlarından demirci Yatağan Baba namıyla maruf Osman Bey’in, şimdi Denizli’nin Serinhisar ilçesine bağlı beldesi olan Yatağan’ı fethettikten sonra yerleşip buraya sadece adını vermekle kalmadığı, kasabada üretilen ve tüm dünyaya nam salan kılıçların da isim babası olduğu söylenir.[8]

 Bir süs eşyası zarafetinde ince ve narin görünümü ile bugün müze vitrinlerini yerli ve yabancı koleksiyonları süsleyen Türk kılıçları yaşadıkları çağlarda usta Türk savaşçısı elinde zırhları, miğferleri parçalayan aman vermez bir silah kimliğini taşımaktadır.

Kılıç kullanımı Avrupa’da 18. yüzyılın ortalarında Osmanlı’da ise 19. yüzyılda azaldı. Artık neredeyse dünyanın her yerinde sadece törenlerde, tören üniformalarında ve geçitlerde kullanılır oldu. Günümüzde TSK’da kullanılan tören kılıçları batılılara özgü olan kılıçlardır. Ayrıca kılıç günümüz dünyasında önemli koleksiyon eşyası olmuştur.[9]

Peki, ne oldu da Türk kılıcı unutulmaya yüz tuttu?

1831 yılında Sultan II. Mahmut Yeniçeri Ocağını kapattı ve sokakta kılıç taşımak yasaklandı. Osmanlı ordusu batılı tarzda modernize edildi. Artık subaylar, Osmanlı kılıcı yerine Avrupa tarzı merasim kılıçlarını taşımaya başladı.

1800 lü yıllar Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı İmparatorlunun ilişkilerinin arttığı ve geliştiği yıllar idi. Padişah, bir dostluk nişanesi olarak Amerika Birleşik Devletlerine bir yeniçeri kılıcını hediye olarak yollamıştı. Amerikalılar bu değerli hediyenin benzerlerini yaptılar. Ve bu kılıçtan Amerikan ordusunun en seçkin birlikleri olan “özel kuvvetlerin” merasim kılıcı olarak kullanılmasına karar verdiler.

Bu gün bir tezat olarak Amerikan ordusunun en seçkin birliği olan Seal’ler merasim kılıcı olarak Türk kılıcı taşımaktayken, Türk subayları Avrupa kılıcı taşımaktadır.[10]

 

[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1l%C4%B1%C3%A7

[2] http://www.izafet.com/genel-tarih/35902-bozkurt-basli-silahimiz-turk-kilici.html

[3] Divanı Lügatit Türk, I, 362

[4] BUSHIDO LIFE, Ocak 2011, sayı:3 s.30 – 31

[5] http://www.izafet.com/genel-tarih/35902-bozkurt-basli-silahimiz-turk-kilici.html

[6] http://www.turkislamdevletleri.com/showthread.php?t=89456

[7] http://www.unutulmussanatlar.com/2012/07/klc-yapm-sanat.html

[8] http://tr.wikipedia.org/wiki/Yata%C4%9Fan_(k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7)

[9]http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1l%C4%B1%C3%A7

[10] BUSHIDO LIFE, Ocak 2011, sayı:3 s.31

 

 

İnceleme-Araştırma 9.034 Okuma